x
Chess - Play & Learn

Chess.com

FREE - In Google Play

FREE - in Win Phone Store

VIEW
ÜÇ KOLDAN KUŞATILAN TÜRKİYE-ÖZBEKİSTAN İLİŞKİLERİ-1

ÜÇ KOLDAN KUŞATILAN TÜRKİYE-ÖZBEKİSTAN İLİŞKİLERİ-1

OZEROZGUR
Sep 12, 2016, 9:10 AM 0

Giriş

Kardeş Özbekistan’ın Cumhurbaşkanı İslam Kerimov vefat etti. Tini şad, durağı uçmak olsun. Bir kısım İslamcı medya çok şaşırtmadı. Fakat haber veriş tarzlarındaki o nefreti bir kez daha görünce bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

Kısaca bahsetmek gerekirse, Akit gazetesinin zaten her ölümden sonra hareketlendiğini, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) "Ölüleri hayırla yâd ediniz" hadis-i şerifine nasıl muhalefet ettiğini belirtmeye gerek yok. Gazete, haberi "İslam Düşmanıydı" ve "İsmiyle Müsemma Değildi" başlıklarıyla duyurmuş. Yeni Şafak'ta şu cümleler var: "Özbekistan'ı baskı ve işkencelerle yöneten Kerimov öldü." Aynı gazetede yeni yetme bir köşe yazarı "Müslüman ahaliye zulmetmesiyle tanıdığımız berbat bir adamdı" yazmış. Karar gazetesi Türkiye-Özbekistan ilişkilerinin inişli çıkışlı olmasından Kerimov'un baskıcı yönetimini sorumlu tutmuş. Diriliş Postası'nın bir yazarı Özbekistan'dan bahsettiği yazısında TÜRKSOY'un hiçbir faaliyetini duymamış olmakla övünmüş. Kontenjan gazetecisi olduğunu, araştırma yapmaya gerek duymadığını bu kadar çok belli etmeseydi keşke.

Türkeş Dönemi

Türkiye-Özbekistan ilişkilerinin yakın geçmişine göz atarak başlayalım. 1991’de Özbekistan bağımsızlığına kavuştuğu günlerde Dış İşleri Bakanlığı koltuğunda Ali Bozer, Mesut Yılmaz gibi bir Özalist neo-liberal, Safa Giray oturuyordu. Türk Dünyası politikamız ise gerçekten çok kötü durumdaydı. Daha bir yıl önce Azerbaycan katliamı olurken Turgut Özal “Onlar Şii, bize ne?” demiş, Türk Dünyasını resmen hançerlemişti. Kıbrıs Türklüğü izole edilmişti. Azerbaycan’ın bir diğer önemli parçası olan Irak Türklüğü kırılıyordu.

Neyse ki, birkaç hafta sonra milliyetçi siyasetin en önemli ismi Alparslan Türkeş parlamentoya girmişti. Böylece yakın tarihimizin en önemli altı yıllarından birisi, milliyetçi dönem ya da Türkeş dönemi başlamıştı. Söz konusu 6 yılda, az zamanda o kadar çok iş başarıldı ki, bazı batılı kaynaklar 1997’de Türkeş’ten son on yılın gizli cumhurbaşkanı diye bahsedeceklerdi.

1992’de Ankara’da bir Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları Zirvesi yapıldı. Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) kuruldu. Kıbrıs Türklüğü ve Irak Türklüğü politikamız yeniden çizildi.

1993’te Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ile Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfının (TÜDEV) işbirliğinde Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı, kısaca Türk Kurultayı düzenlendi.

İlerleyen yıllarda hem İran siyaset belgelerinde hem de Rusya bizzat Duma kararlarında “Türkiye’ye karşı PKK’nın desteklenmesi” stratejisini gizlemeyecekti. PKK’nın beli tam zamanında kırıldı. Yalnız Türkiye’nin değil aynı zamanda Türk Dünyasının umutları yeşerdi.

Özbekistan açısından bu dönemin en talihsiz gelişmesi ülkede laik düzene muhalif grupların örgütlenmeye ve Devlet’e sızmaya başlamasıydı. Aşağıda listesini vereceğim bu İslamcı grupların bir tanesi de FETÖ. Nurettin Veren Kuşatma kitabında ve yazılarında anlatıyor. FETÖ’nün siyasetçilerle birlikte gerçekleştirdiği ilk Özbekistan ziyaretinde İslam Kerimov’un “milli eğitimin idaresini verme” teklifinden bahsediyor. Bu günler kuşkusuz dilde, fikirde, iş’te birlik yanlısı olan Kerimov’un sinsi örgütle ilk tanıştığı günlerdi.

İslamcı örgütler arasında geçirgenliğin ne derece yüksek olduğunu bilenler takdir edecektir, FETÖ’nün yasaklı ERK partisi ve listedeki diğer örgütler ile bağlantısı daha ilk yıllardan itibaren Türkiye-Özbekistan ilişkilerinde hep bir tedirginliğe yol açmıştı. İslamcı medyanın bunun farkında olmaması normal. FETÖ’nün bütün foyası ortaya çıktığında, “FETÖ Muhammed Salih’e karşı Kerimov’la işbirliği yaptı” şeklinde sayıklamalar da yıllar yılı sözde “Türkçe” olimpiyatları gibi bahanelerle FETÖ’yü övmüş olanların tıynetine uygun gözüküyor.

Neyse. 1995’e dönelim. Los Angeles Times’ta enteresan bir haber yayınlanıyordu: “Özbekistan mahkemeleri kapatılan ERK partisinin 7 üyesine hapis cezası verdi. Kararın gerekçesi ise 7 kişinin Özbekistan hükumetini yıkmak için örgüt kurması ve bazı örgüt üyelerini Türkiye’de eğitmesi.”

İddialar vahimdi. Bütün bunlar Türkiye’nin kardeş Özbekistan ile ilişkilerini sekteye uğratıyordu. Parlamento dışında kalsa da yine Türkeş’in gayretleri göze çarpıyordu. 1996’da İslam Kerimov’un ev sahipliğinde 4. Türkçe Konuşan Devletler Devlet Başkanları zirvesi her şeye rağmen toplandı. Zirveye Azerbaycan’dan Devlet Başkanı Haydar Aliyev, Kazakistan’dan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan’dan Devlet Başkanı Asker Akayev, Türkiye'den Devlet Başkanı Süleyman Demirel ve Türkmenistan’dan Devlet Başkanı Saparmurat Niyazov (Türkmenbaşı) katıldılar. Zirve sonunda Taşkent Bildirisi okundu.

Bu dönemde ayrıca birçok Özbek Türkü Türkiye’deki önemli üniversitelere yerleştirilmiş, okuyorlardı. Neredeyse mezun olmak üzereydiler. Aralarından birçok soydaşla tanışma fırsatım olmuştu.

Diğer taraftan FETÖ Özbekistan’da laik düzene karşı oluşturduğu tehdidi giderek arttırıyordu. Türkiye’de ve özellikle eski Sovyetler Birliği ülkelerinde yurt, dershane, okul faaliyetleri ile yetinmiyor üniversite açmaya bile başlamıştı. En büyük zararı ise Türkiye-Özbekistan ilişkilerine veriyordu.

Cem Doktrini

1997’de Türkeş’in zamansız ölümü ile önce birkaç ay sonra hükumette ve daha sonra Türk Dünyası Politikamızda değişiklik oldu. Dış politika uzun süreliğine Kayserili İsmail Cem’in (İpekçi) eline verilecekti. İsmail Cem Cumhuriyet tarihinin en uzun süre Dış İşleri Bakanlığı yapan 4. ismi olacaktı.

Cem döneminde ömrünü Türkçülüğe adamış Ebulfez Elçibey hangi ülkeye gidecekse Dış İşleri Bakanlığından hemen diplomatik temsilciliklere talimat gidiyor, “karşılanmayacak” diyordu. Oysa siyasi kurallar cumhurbaşkanlığı yapmış kişiye görevi bittikten sonra da “cumhurbaşkanım” demeyi, aynı protokolü uygulamayı gerektiriyordu.

Türkeş’in ölümünden sonra Büyük Birlik Partisinin (BBP) bir nevi yeni arayışlara giren başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun yasaklı ERK partisi başkanı ile ilişkileri ise Türk Dünyasının elini zayıflatmış, Türkistan’da kardeş kavgası tehlikesi oluşturuyordu. Bülent Ecevit’in kurmayları bir yandan “bizim ulusçuluğumuz sizin Turancılığınız gibi dış Türkleri kapsamaz” diyerek Türkçülere hücum ederken diğer yandan dış Türklerin yaşadığı Kıbrıs’a 1974’te gerçekleştirilen barış harekâtından nemalanmayı ihmal etmiyorlardı.

Türk siyaseti dönüştürülüyordu. Daha sonra ortaya çıktı, 1998 yılının Mart ayı MGK toplantısında Ecevit FETÖ lideri Gülen’i bile savunmuş.

1999 yılına girdiğimizde Ecevit bir azınlık hükumetinin başkanıydı. Cem görevini sürdürüyordu. 16 Şubat’ta Türkiye Öcalan’ın yakalanmasını konuşurken Taşkent başarısız bir darbe girişimine sahne oldu. 6 tane bomba yüklü araç infilak etti. 13 kişi hayatını kaybetti. Yüzlerce kişi yaralandı.

İslam Kerimov başarısız darbe girişiminden FETÖ’yü sorumlu tuttu. Hemen İç İşleri Bakanlığı bünyesinde bir Nurculukla Mücadele Birimi kurdu. FETÖ’nün okullarını kapattı. Kapatılan okullar arasında Milli Eğitim Bakanlığının da okulları vardı.

Özbekistan'daki okullara en azından “Fetullah okulları” dahi diyemeyen basın, Ecevit gibi tehlikenin maalesef henüz farkında değildi. Pek çok gazeteci büyük bir sorumsuzluk örneği gösteriyor ve kapatılan okullara hala “Türk okulları" demekte ısrar ediyordu. Darbe girişiminden üç gün sonra Özbekistan Türkiye’deki 234 öğrenciyi geri çağırdı. Birçokları Bursa’da üniversite okuyordu diye hatırlıyorum. Öğrenciler başkentte TÖMER eğitimi aldıkları için tanışıklığımız vardı. Ankara’daki üniversitelerde üç buçuk yıl gecesini gündüzüne katmış bütün derslerini geçmiş birçok Özbek Türkü vardı. Özellikle tatil günlerinde bize Özbek pilavı ikram ettikleri çok oldu. Fakat o gece mecburen ayrılmak zorundaydılar.

Türkiye-Özbekistan ilişkileri o an için gündemi 28 Şubat’ın hışmından korunmak, himmetleri arttırmak, adliyede mülkiyede adam kafalamak olan FETÖ üyelerinin umurunda bile değildi. Sonuçta her iki toplum da büyük zarar gördü.

Cem ise gazetelerin deyimiyle “Yunanlı meslektaşı” ile gülücükler savuruyordu kameralara…

1 Mart’ta Özbek Devlet televizyonu bir yayın yaptı. Bazı gençlerle yapılan röportajları verdi.

Bir genç söze “kandırıldık” diye başladı (çok ilginç).

Sırasıyla Mübarek, Aşkabat ve Batum’dan geçerek İstanbul’a vardıklarını orada bomba eğitimi aldıklarını, atış talimi yaptıklarını anlattılar.

İddialar yine çok vahimdi. FETÖ’nün lideri olacak sümüklü, bu yayından birkaç gün sonra tedavi olma bahanesiyle gittiği Amerika’ya yerleşti. Daha sonra Green Card sahibi oldu.

Fakat Özbekistan’daki faaliyetleri hem hız kesmedi hem de Türkiye-Özbekistan ilişkilerini baltalamaya devam etti.

Nisan ayında seçimlere gidildi. Yeni kurulan koalisyonda Dış İşleri Bakanı yine Cem’di. Ecevit de aynı şekilde hükumetin başkanıydı. Hükumetin birinci ayında sarf ettiği “Özbekistan Cumhurbaşkanının Türkiye’ye yönelik hiç de haklı olmayan bazı kaygıları var” sözleri FETÖ’yü Özbekistan’daki yasadışı faaliyetlerinde cesaretlendirdi. 2007’de Fetullah’ın merhum hakkında “eğer ahirette Allah bana şefaat etme imkânı verirse, bunu ilk önce Ecevit için kullanırım” diyecek olmasının işte böyle tuhaf sebepleri vardı.

Goreleden.com sitesinde yayınlanmıştır. 

Link

Online Now